2 Ekim 2013 Çarşamba

Yarıklı voyvoda

Lisedeydik sanırım, biyoloji dersinde tek hücreli canlılar ve bu tek hücrelilerin organize olarak, doku tarzı daha farklı bir karaktere ve bence ruha sahip olan çok hücreli organizmaları oluşturmaları konulu dersi işliyorduk. Batı biliminin "vorteks" adını verdiği bu oluşumun daha sonra dokuları ve çok hücreli yaşam biçimlerini ürettiği düşünülmektedir diye gidiyordu konu...

Canlıların bu evrim sürecinde bilimin doğru dürüst kanıt bulup cevaplayamadığı, eldeki verilerle de doyurucu tanımlamalar yapamadığı geçiş dönemleri mevcut. Mesela insanın evrimindeki primat ve daha yüksek varlık olan insan arasındaki geçiş; sonra dünya bazlı organik bileşiklerin bir araya gelip hücre yapısı kurmaları ve tek hücrelilerin birleşerek dokusal yapılara dönüşmeleri gibi noktalara bilim, adam akıllı cevaplar veremiyor. Ki bence uzun süreler de veremeyecektir.

Bu serzenişlerden sonra asıl bahsetmek istediğim konuya gelelim. Vorteks dediğimiz bu oluşumu bir küreye benzetelim. Kürenin dış çeperi bizim tek hücrelerimizden oluşuyor. Bu birliğin "osmos" ve "difüzyon" ile sağladıkları iç ve dış basınç farklılıklarının yarattığı bu küre biçimi; bu organizmaya daha önce sahip olduğundan daha farklı ki bence daha ileri bir bilinç getirmiştir. Bu dış çeper zaman zaman açılıp kapanma iradesine de sahip olacaktır. İradesi dışında durumlar da daha çoktur ki neticede normal şartlar altında bir tane organizmamız yok ve bu çok organizmalar farklı farklı bilinç seviyelerine sahiptirler.

İçi ve dışı arasındaki farkı, mahremiyet şemsiyesi altında koruyan bilinç; kendi koruyan yapısında oluşan yarıklar ile isteyerek yada istemeyerek, külli varlığını dış etkilere açmış oluyor. Bu ise bence evrimin motoru olan etkileşim ve adaptasyonun temel dinamiklerinden birisidir. Tabi bu yarıkların boyutları, açılış amaçları, bu yarıklardan akan şeylerin her ne ise içerikleri, güçleri, amaçları; yarığın görevini tamamladıktan sonra başına gelenler, içeride ve dışarıda oluşan tepkimeler gibi konular gözlem, deney, kaza, rastlantı gibi durumlar vasıtası ile incelenmelidirler.

Mevzuatı sadece biyolojik organizmalar çerçevesinde değil, bilinçsel, toplumsal ve ruhsal mecralarda da incelemek mümkündür. Bilincimiz (Freud sağolsun); ilk nefesimizden sonuncusuna kadar iç ve dış etkiler vasıtası ile bir vorteks, bir kabuk oluşturuyor ki altı ile üstü ayrılsın, birbirine karışmadan dengeli bir zihin oluşsun diye hem içgüdüsel hem de toplumsal vasıtalar sayesinde evrim geçiriyor. Ruhumuz da benzeri etmenler ve özellikle bireysel tecrübelerle buna benzer yapılanmalar yaptığını söyleyecek olsam da bu konuda dişe dokunur cümleler kuramıyorum. Lakin bu noktada bireyin düşünce yapısının, hem ruhsal hem bilinçsel yapılanmasının; toplumsal tesirler vasıtasıyla daha katı, daha kalıpsal, statik ya da daha gevşek, daha geniş ve akışkan ya da dinamik yönelimlere doğru biçimleneceğini söyleyebiliriz.

İşin doğrusu; insan varlığı, doğduktan belirli bir yaşına kadar, ebeveynlerinin ve diğer toplumsal yapıların etkisi ile "çoğunlukla", katı, kalıpsal ve statik bir biçimde evrilir. Bireyin bu kesif ve köhne yapıyı fark edip bunu değiştirmeye çalışmasına da günümüzde farkındalık ve kişisel gelişim adı verilmekte ve ciddi anlamda bireyler bu hallerinden dolayı sömürülmektedirler. Çünkü katı, kalıpsal ve statik bir bireyi dışında kapkalın bir kabuğa sahip bir yumurtanın içinde hayal ettiğimizde, ona farkındalık verecek olan tecrübelerin bu kalın kabukta hasarlar, çatlaklar ve en nihayetinde yarıklar meydana getireceği aşikardır. Zaten çoğu filozofik öğreti de kabuğun kırılması metaforu ile bu konuya dikkat çekmektedirler.

Diyeceğim odur ki, yarıklar ve bu yarıklardan akan enerjiler çok sevimli, çok neşeli ve çok pırıltılı görülebileceği gibi aksi de hissedilebilir. Bu konuda ehil olmak için yarığın yarık, akan şeye her ne ise tek bir şey olduğu gerçeği ile yaklaşılmalı, kutupsallık sadece akıntının akış yönüne bakılırken kullanılmalı, süreç incelenirken "triad", üçleme, teslis kullanılarak giriş, gelişme ve sonuç incelenmelidir. Daha farklı sayılara sahip inceleme biçimleri hakkında yakında yazarım.


Saygılar, sevgiler.

14 Haziran 2012 Perşembe

Külliyat ile Tecelliyat Arasındaki Münasebet

Külliyattan kastımız metafizik alemi, tecelliyattan kasıt ise algılanan madde alemi olmak üzere, bu konu hakkında: http://www.gornahoor.net/?p=4382 adresinde yayınlanmış olan makaleyi çevirdim ve sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum...


Bunu Julius Evola’nın, insan olaylarının hareketlerini, saklı ve aşkın kuvvetlere dayandırmasında görüyoruz. Bununla beraber, bu kuvvetler hakkında hiçbir ayrıntı vermiyor. Eğer Rene Guenon’a dönersek, bu kuvvetlerin tanındığını fakat ayrıntılandırılmadan işlendiğini görürüz, Guenon bu kuvvetleri tecelli etmemiş kuvvet, biçimsiz tecelli etmiş kuvvet ve biçimli tecelli etmiş kuvvet olarak üçe ayırır.
Biçimli tecelli, var olan dünya âlemi ile birlikte beden ve ruhu da içeren insanlık halimizdir. Guenon’un yazıları, kendisinin Sufî öğretilerinin en yüce kimliği dediği tüm halleri aşan saf metafiziğe yönelmiştir. Biçimsiz tecelli maddesel dünyada bireyleşmemiş varlık veya kavramları içerir. Tecellinin bir parçası olarak, Guenon’un çalışması tam anlamıyla metafizik olmayıp, kozmoloji gibi geleneksel bilimleri de içerir. Bu Guenon’un da gördüğü gibi kendisine ait bir görev değildir.
Biçimsiz tecelliyi incelemek için iki yol bulunmaktadır. İnsanın bakış açısından bakıldığında bu durum insanlık haline kati suretle aşkın bir durumdur. Bununla beraber, varoluş açısından bakıldığında insanlık hali, biçimsiz tecellinin başka birçok yüksek halleri arasında, mümkün hallerden sadece birisidir. Böylelikle, varoluşun çoklu halleri içerisinde, Guenon, zahiri dinlerin harici varlıkları olarak görülen meleklerden bahseder. Bununla beraber, bunlar Bâtıni olarak yüksek hallerdir.  Bu haller mutlaklık ile insanlık hali arasındadırlar. Bu hallerin ayrıntıları için başka bir yere bakmamız gerekmektedir.
Lütfen melekleri sadece çoğunuzun alışmış olduğu hissi yol ile düşünmeyiniz. Melekler derken, biçimsiz tecellinin parçalarından biçimlenen üstün nitelikli akılları kast etmekteyiz. Sadece saklı tarihin, kavimlerin ve ırkların tarihi olarak da adlandırabileceğimiz bir parçasına odaklanarak, bu biçimi Thomas Aquinas’ta bulmaktayız:
İnsani meseleler için, doğrusu ülkeler ve toplulukların iyiliği için ortak bir fayda bulunmaktadır ve bu öyle görünüyor ki eyaletler düzenine ait bir faydadır. … Krallıkların uzlaşması ve hâkimiyetin bir kavimden diğerine geçmesi bu düzenin vekâletine bağlı olmalıdır. Hükümdarlıklarının yönetimi ile alakalı konularla ilgilenen insanlar arasından çıkıp liderlik pozisyonlarını ele geçirenlerin yönlendirmesi de bu düzeni ilgilendiriyor gibi görünmektedir. (~ Thomas Aquinas, Summacontra Gentiles, III, 80)
Böylece, Principalities (eyaletler düzeni) olarak adlandırılan, çeşitli ülkeleri, etnisiteleri ve ırkları etkileyen ya da onlara atfedilen bir melekler düzeni olduğu söylenebilir. Savaşlar, göçleri, işgaller, değişimler ve daha fazlası, maddesel, biyolojik, ekonomik ve ideolojik sebeplerin üzerinde ve ötesindedirler.
Summa’nın III. Kitabı, sadece, ancak insan tecrübesi ve mantık yürütme ile bilinebilen ve hiçbir özel ilham anlarına bağlı olmayan konuları işler. Öyleyse insani olayların, saklı ve aşkın kuvvetlerin konusu olduğunun belirtisinin kanıtı nedir? Şu üç kanıtı sunabiliriz:
1.       Kesin fikirler ve entelektüel hareketlerin süratliliği bir milleti ya da o milletin belirli bileşenlerini eliyle kavrayabilir. Nadiren, entelektüel önsezinin bir sonucudur fakat kendiliğinden meydana geliyorlarmış gibi görünür.
2.       Devrimlerin ve politik programlarının gerçek sonuçları temeldeki niyetlerle bağdaşmazlar. Hemen fark edilmese bile, sonradan kuşkusuz geçen zaman ile beraber, herhangi birincil başarı, inkâr halleri ile nihai sonuç, temeldeki hareketin karşıtı tamamlanıncaya kadar devam edecektir.
3.       Bu, geleneksel kültürlerin ortak tecrübesidir.
İlk ikisi yeterince açık ve aşikârdır, böylece üçüncüye odaklanabiliriz. Guido de Giorgio’nun da yazdığı gibi: “geleneksel gerçeğin saf alanında kalmaya niyetlenmiş olan kişi, mantıksal olarak daima geçmişe doğru döner, kuşkusuzluğun hallerinin izini sürer ve elde ettiklerini tecrübelerine ekler. 
Böylece, eğer biz, atalarımızın daha önce yaptıkları gibi dünyayı tecrübe edemezsek, adımlarımızın izlerini sürmemiz gerekir. Buna başlamanın yolu, Henry Corbin’in “yaratıcı imgelem” adını verdiği hermetik meditasyondur. Orta çağ’da imgelem içsel bir zeka olarak kabul ediliyordu.
Örnek verecek olursak, Truva Savaşı’nda, tanrılar ve tanrıçalar, çatışmada farklı tarafları tutmuşlardır. Convivio adlı eserinde Dante, bu durumu yüksek zekâlarla ve Principalities’le ilişkilendirir ve şöyle der:
Tanınmış ve üstün Eflatun gibi, sadece cennetin kubbeleri (küreleri, spheres) kadar çok zekâların olduğunu değil, örneğin insanlık, altın, boyutlar ve böyle devam eden şeylerin türleri de olduğunu savunan diğerleri de bulunmaktadır. Eflatun, nasıl ki kendi kürelerini varlığa zuhur ettiren cennetsel zekaları tuttuğu gibi böylece diğer zekalar da diğer tüm şeyleri ve misalleri,  her biri kendi türleri ile varlık alanına getirirler; ve Eflatun onlara, evrensel biçimler ve doğalar anlamında, İdeler adını verir… Paganlar onlara tanrılar ve tanrıçalar derler.
Dante, bu yüksek zekaların, insani meselelere politika ya da savaşlar bağlamında karıştığı konusu hakkında daha fazlasını söyler. Tanrılar ve tanrıçalar, Eflatun’un İdeler adını verdiği kesin nitelikleri de temsil ederler: güzellik, bilgelik, savaşçı ruh vb. Guenon’un kuramında ise ideler, tecelli olmamış mutlaklığın sonsuzluğu içindeki mümkünler olarak karşımıza çıkar. Bununla beraber, fikirlerin soyutlamalar olarak değil yaşayan varlıklar olarak tecrübe edildiği biçimsiz tecellinin imgesel dünyasında da başka bir varlığa sahiptirler.
Giorgio’nun da dikkat çektiği gibi, geçmişi basitçe bize harici gelen, antika meraklısının ilgisi gibi saymaz. Aksine, geleneksel gerçekler yeniden bulunmalı ve canlandırılmalıdır. Belirli bir biçimde, kişi bunları varoluşun yüksek halleri gibi yaşamalıdır. Evola’nın asla belirtme zahmetine girmediği gibi eylem yolu, farkındalığa ve bu yüksek halleri elde etmeye götürmez. Etkili eylem ya da geleneğin geri kazanımı, ancak bu yüksek hallerin dışında meydana gelebilirler.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Arabi'nin Fütühhat'ından bir pasaj; "İlimlerin Sınıflandırılması"


İlimler üç kısımdır: birinci kısım, akıl ilmidir. Bu ilim, insanda zorunluluk hükmüyle gerçekleşen veya delilin yönünü öğrenmek tarzıyla delili incelemekle gerçekleşen ilimlerdir. Bu ilmin kuşkuları da kendi cinsindendir. Bu nedenle nazar (teorik düşünce, araştırma) hakkında şöyle derler: “bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış!”
İkinci ilim haller ilmidir. Haller ilmi, sadece zevk (yaşama, tatma) yoluyla elde edilebilir. Dolayısıyla akılcı kişi, onu tanımlayamaz ve öğrenilmesi için kanıt ortaya koyamaz. Balın tatlılığını, sıbır otunun acılığını ve cinsel ilişkinin hazzını bilmek; aşkı, coşkuyu, arzuyu ve bunlara benzeyen şeyleri bilmek, bu kısma girer. Bu gibi ilimler, kendileriyle nitelenmeden ve tatmadan öğrenilmeyen ilimlerdir. Sahiplerinde bu ilimlerin taşıdığı kuşkular da, kendi cinsinden olan kuşkulardır. Söz gelişi, tatma duyusuna acı safra baskın gelen kimse balı acı hisseder, hâlbuki bal acı değildir. Burada tatma duyusuna temas eden şey sadece safranın acılığıdır.
Üçüncü ilim, sır ilimleridir. Sır ilmi, aklın gücünün üzerindeki ilimdir. Başka bir ifadeyle, Ruhu’l-Kuds’ün sırr’a üflediği ilimdir ve peygamber ve veliler o ilme tahsis edilmiştir.
Sır ilmi ikiye ayrılır: bir kısmı, bu sınıflamadaki birinci tür ilimler gibi, akılla algılanır. Fakat sır ilmini bilen, onu teorik düşünce yoluyla elde etmiş değildir, aksine o ilmin mertebesi kendisine onu vermiştir.
İkinci tür ise iki kısma ayrılır:  bir kısmı ikinci kısma katılır, fakat bunun hali daha kıymetlidir. İkinci tür, rivayet ilimleri türündendir. Bunlar özü gereği doğruluğa ve yanlışlığa konu olan ilimlerdir. Şu var ki rivayet ilimlerini bildiren kişinin bildirdiği şey hakkındaki masumluğu kesindir. Bu kısma örnek olarak peygamberlerin – Allah hepsine merhamet etsin- Allah’tan aktardığı haberleri, cennet ve içindeki şeyleri bildirmelerini verebiliriz.
Bu bağlamda peygamberin “bir cennet vardır” şeklinde bildirdiği haberler, rivayet ilmi; kıyamet için “orada suyu baldan tatlı bir havuz vardır” şeklinde ifadesi hal ilmindendir ve o bir zevktir. Hz. Peygamber’in “Allah var idi ve O’nunla birlikte başka bir şey yoktu” ve bu anlamda verdiği haberler ise teorik düşünceyle algılanabilen akıl ilimlerindendir.
Sırlar ilmi olan bu üçüncü sınıfın özelliği şudur:  bir insan onları bildiğinde, bütün ilimleri öğrenir ve kuşatır. Diğer ilimlerin sahipleri böyle bir imkâna sahip değildir. Dolayısıyla bu kuşatıcı ilimden daha değerli bir ilim yoktur. O, bütün bilinenleri içerir.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Şeyh'ül Ekber ve Kabala'nın kökenleri hakkında bir not


Aşağıda paylaşılan yazı;


Adresinden tamamına erişebileceğiniz, ALİ NAKİ GÜNDOĞDU tarafından hazırlanmış olan, “MUHYİDDİN İbn-i Arabî’de Mistik Bilginin Kategorileri” isimli makalenin bir paragrafıdır…

İbn Arabî'ye göre vahdet-i vücut, tevhidin, Allah'ı birleşme­nin doğal bir sonucudur. Ancak tevhidin bir tenzihi, bir de teşbihi yönü vardır. Asıl olan bu iki yön arasındaki dengenin korunmasıdır. Tenzih, bizi mutlak olan zat’ın soyut birliğine gö­türür (vahdet); teşbih ise halka, yani yaratılışın çokluğuna (kes­ret). Birincide Allah batın, ikincide ise zahirdir. Allah hem aş­kın, hem de içkindir ve görüngüleri zıtlıkların birliğidir. Evvel ve ahirdir. Âlemin zuhurundan evvel Allah, El gayb-ül Mutlak halinde idi. Yani mutlak bir belirlenmemişlik halinde. Ancak âlemdeki nesneler O'nda potansiyel olarak mevcuttu (ayan-ı sa­biteler). Böylece Arabî, Platonik idealar ve arketipler anlayışını sürdürür. Ancak bunları levh-i mahfuz'la benzeştirerek İslamîleştirir. Mevcudat aşamalar halinde kuvveden fiile, batından zahire dönüşür. Kâinattaki her varlık bir yönüyle zat’ı temsil eder. Dolayısıyla her varlık İlahî zat’ın bir tecellisidir, kendinde hakikatleri yoktur. Batın ile zahir, ya da gizli ile açık âlem arasındaki bağ (berzah) ise insan-ı kâmil'dir. İnsan-ı Kâmil Allah'ın aynası, ilmidir. Kalem, bu insanın ruhu, levh'ül mahfuz ise kalbidir. Zâhir ile batın, vücut ve imkân, hak ve halk'ın zıtları in­san-î kâmil tarafından birleştirilir. Zuhur ve vusul aşk iledir. Ancak yetkinleşmek için mistik sufiler gibi salt aşk ilkesi yeterli değildir. Akıl, vicdan, sevinç, sezgi ve şuhûd gibi ilkelerde de yetkinleşmek gereklidir. Arabî, Kamil insan anlayışını Hallac'tan almıştır. İnsan küçük âlem (mikrokozmos)dur ve âlemin hülasa­sıdır. Makrakozmos yanında ilahî isimler de insan'da tecelli et­mektedir ve insan bu nedenle Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Arabî de ruh'un bedenden soyut ve hatta beden'e zıt ve emr âlemine ait bir cevher oluşu anlayışını benimser. Böylece Platonik ruh anlayışı yine İslamîleştirilerek sürdürülmüş olur. Yaşanılan bir tecrübe olarak tasavvuf bir dizi disiplin ve temrinle kişinin nefsini terbiye ederek kalbini arındırması sonucu Allah’ın mutlak Zatı’nın dışında hiçbir varlığın kalmadığı bir fena makamına ulaşma yolculuğudur. Bu yolculuk belli bir disiplinle ve bir veli’nin gözetiminde sürdürülür. Ancak açıktır ki tasavvuf bir zevk işidir. Yani kişisel mizaca bağlıdır. Dolayısıyla kişinin Allah'a yönelik tutkulu ve kalbî yolculuğu, bir nefs terbiyesinin ötesinde bir muhabbet ve aşk temelini gerektirmektedir. Aşk ise bir öğretinin kazanımından ziyade kişinin kendi öznel varlığı, yeteneği ve tecrübesiyle ilgili bireysel bir estetik üsluptur. O ne­denle tasavvuf, son tahlilde bir zihinsel sistem; bir düşünce eko­lü olmaktan çok yaşamsal kazanımla ve pratikle ilgili bir eğilim­dir.

27 Nisan 2012 Cuma

İnsanın bazı yetileri


Aşağıda paylaşılan yazı; M. Mustafa Çakmakoğlu adlı akademisyenin, “Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye Göre Hayal Ve Düzeyleri” adlı makalesinin dipnotlarından birisidir.

Hayalin epistemolojik düzeyini daha iyi anlamak için insanın bu manevi yetileri hakkında kısaca bilgi vermek faydalı olacaktır.
Hiss-i Müşterek: Duyumlar vasıtasıyla elde edilen cüzi suretleri birleştirip, şekillendiren kuvvedir. Yağmur damlalarının gökyüzünde düz bir çizgi, hızla dönen bir meşalenin daire şeklinde görünmesinde olduğu gibi. Her iki durum da gözde değil, hiss-i müşterekte gerçekleşmiştir. Çünkü göz eşyayı olduğu gibi görür. Eğer durumlardan kaynaklanan cüzi suretleri bir bütün olarak idrak eden bu kuvve olmasaydı, dokunarak hissettiğimiz şeyin aynı zamanda renkli ya da renksiz oluşuna hükmedemezdik.
Vehm: Duyulardan, mevcut duyumların dışındaki cüzi anlamları idrak eder. Kurdun koyundan kaçtığını söylemek gibi. Duyumlardan ayrıdır, çünkü manalar duyumlarla idrak edilemez. Yine bu kuvve hiss-i müşterek ve hayalden ayrıdır. Çünkü bu her ikisi de ancak duyumlardan kendilerine gelen şeyleri şekillendirirler. İnsandaki en kuvvetli yetidir. Diğer, akıl, fikir, müdrike ve musavvira gibi yetilere galip gelebilir. İdraki çok hızlıdır, bütün mevcudata tasarrufu vardır. İnsan bu yetisinde hakim olursa bir çok tasarrufta bulunabilir, fakat bu yeti insana hakim olursa, onunla dilediği gibi oynar ve onu şaşırtır.
Hafıza: Vehmin idrak ettiği manaları muhafaza edip hatırlatan yetidir. Bu sebeple müzekkire-zakire diye de isimlendirilir. Hayalin, hiss-i müşterek’in hazinesi olduğu gibi hafıza da vehmin hazinesidir.
Musavvira; Kuvve-i Hayal: Hayal ile aynı anlamda kullanılır. Hiss-i müşterek’in idrak ettiği suretleri, duyumlar ortadan kalktıktan sonra saklayabilen yetidir. Musavviranın sakladığı suretler üzerinde her hangi bir tasarrufu ve fiili söz konusu değildir. Sadece bu suretleri saklar.
Mütehayyile: Musavviranın sakladığı hissi suretler üzerinde tasarruf ve fiilde bulunan yetidir. Onlar üzerinde, birleştirip, ayırmak suretiyle tasarrufta bulunur. Mütehayyilenin aynı zamanda, vehmin duyumlardan idrak edip, hafızanın sakladığı cüzi manalar üzerinde de tasarrufu vardır, bu manalara suretler verir. Farabi, İbn-i Sina ve Gazali mütehayyileyi, rüya, vahiy ve nübüvvet açısından oldukça önemli görürler…

2 Nisan 2012 Pazartesi

Animizm ve insanın biyolojik evrimi üzerine


Konuya dalmadan önce, “Evrim” kavramı hakkındaki düşüncelerimi belirtmekte fayda var. Cahil ya da değil, kitleler tarafından ağza sakız edilen “Darwin’in Evrim Teorisi”ne inanmadığımı fakat “Evrim”in gerçek, işleyen ve sürekli bir olgu olduğuna inandığımı söylemem yerinde olur. Kişisel olarak Darwin’e de pek saygım olduğu söylenemez.

İnsanoğlu geçmişin karanlıklarından bugünlere nasıl geldi sorusunun cevabını da tam olarak bilmiyorum. Fakat bu konuda inandığım şey, geçmişin bir noktasında, insanüstü (tanrısal ya da insandan daha gelişmiş bir yaratık ya da doğanın kendisi) bir eylemin sonucu olarak, zihinsel ve ruhsal bir sıçrama ile “medeni” olma yönünde dürtülenmiş varlıkların torunları olduğumuzdur.

Sonsuz tartışmalara sürüklenecek konuları bir kenara koyup, insanın biyolojik evrimine mercek tuttuğumuzda gerçekten de daha öncül biyolojik hallerimizin muadillerini hala doğada görebilmekteyiz. İnsanı diğer canlılardan ayıran sinir sisteminin gelişmişliği de asıl odaklanmak istediğim konudur.


Yukarıda paylaştığım bağlantılarda daha detaylı inceleyebileceğiniz konu, sinir sisteminin katmanları ile ilgilidir. Çekirdekte “reptilian” yani sürüngen beyni denen kısım vardır. Bu kısım, denge, vücut sıcaklığı, kalp ritmi, nefes ritmi gibi zihinsel kontrolün dışında sürekli işleyen ve hayatta kalmamızı sağlayan kısımları kontrol etmektedir. Zaten resimlerden de göreceğiniz üzere başı beynin içinde olan ve vücudu omurilik boyunda uzanan bir yılan gibi sırtımızın kaidesinde kıvrılmaktadır (tıp ilminin yılanla özdeşleşmesi, asanın etrafında dolanan iki yılan sembolü gibi konular apayrı derinliği olan konulardır). Ayrıca sinir sisteminin, ölüm tehlikesi karşısında normalde kendimizden beklenmeyen hızlarda düşünüp hareket edebilmemizi sağlayan ve hayatta kalmak adına mucizevî eylemleri yapmamızı sağlayan kısmı da bu sürüngen beyin denen otonom kısımdır. Sürüngenlerin ne kadar hızlı ve çevik olduğunu hatırlayınız.

Bu beynin üzerine “limbic” adı verilen hayvansal beyin evrilmiştir. Sinir sisteminin bu kısmı doğduğumuzda atalarımızdan gelen kalıtsal bilgilerle doludur fakat içinde bulunduğumuz aile, toplum ve bunların ortak paydası sosyo-kültürel yapı tarafından çocukluk çağından biçimlenir. Temel olarak duygusal bedenle özdeşleştirilen bu kısım bütün ruhsal problemlerin, hastalıkların kaynağını teşkil eder. Hayatımızın “karar mekanizması” –ki eğer kendimizi bazı ilimlerde eğitmemişsek- bu limbic ya da hayvansal beyne çakılı kalmış durumdadır. Ne yazık ki insanlığın neredeyse tamamı bu beynin yönetimi altında hayatını tamamlar. Deneyimlerin kaydedilip onlara karşı çıkarımların depolandığı yer de burasıdır. Eğer küçükken elinizi sobaya koymuş ve eliniz yanmışsa bunun içgüdüsel kaydı burada tutulmaktadır. İçgüdü dedim ya bunu unutmayın tekrar buraya döneceğim.

Ve en son “neokorteks” adı verilen ve bizi diğer hayvanlardan ayıran kabuk sinir sistemimiz vardır. Bu kısım hakkında lezzetli cümleler kuramıyorum çünkü hepsini kullanamadığım bir beyin hakkında atıp tutmak saçma geliyor. Fakat insanın “medeni” yolculuğunun en temel motoru da beynin bu kısmıdır. Zekânın konakladığı yer burasıdır.


Animizim; yukarıda da açıklandığı gibi insanoğlunun erken çağlarında, kişinin hayatının bazı hayvanlarla beraber süregeldiğine, bu hayvanlara atfedilen bazı özelliklere göre kişilerin hayvansal ruhlara sahip olduğuna inanan, sağaltma, kutsama, koruma gibi bazı Şamanist ritlerin ana sembollerinin oluşturan hayvanları kullanan ilkel (!) yaşam biçimi kamcılığın temel öğelerinden birisidir. Şimdi daha önce kulağınıza küpe ettiğiniz limbic beyin de bu konuyla direkt olarak alakalıdır.

Modern dünyada bir shrink (terapist ya da psikolog demektense bu daha iyi) hastasına “şöyle uzanın da çocukluğunuza, ilk başına, köklere dönelim” dediğinde aslında neokorteksten, limbic beyne oradan da sürüngen beyne inişi anlatmak istiyor bana göre ama sorsanız shrinklerin neredeyse hiçbiri bu bahsettiğimin farkında bile değildirler. Zaten o ilkel (!) zamanlarda kamlar hastalarını sağaltırken de bu yöntemi daha pratik ve fiziksel yöntemlerle (bazı ilaçlar, tütsüler, uyarıcılar, danslar, müzik vs) yapmaktaydılar.

Çağlar boyunca bu yöntemler, kimi geleneklerce yüceltildi, kimilerince lanetlenip yasaklandı ama günümüze kadar ezoterik ve geleneksel birçok akım vasıtasıyla az çok biçim değiştirerek geldiler. Hatta Aleister Crowley, demonların bilinçaltındaki düğümler (limbic beyinde deneyimler vasıtasıyla kaydedilen vakıalar) olduğunu söylerken keşke animizmden de bahsetseymiş demeden duramıyorum…

30 Mart 2012 Cuma

Akşemseddin'in hiyerarşi anlayışına dair


Aşağıdaki pasaj Ethem Cebecioğlu isimli akademisyenin Akşemseddin ile ilgili hazırladığı makalenin son bölümüdür...


Şunu belirtmekte yarar var: Meczuplar, her ne kadar tekliften azade gibi gözükse de Akşemseddin’in kurguladığı veliler hiyerarşisindeki iç işleyiş / iç yapılanmaya harfiyen uymak zorunluluğundadır. Yani meczup Levh’e bakar, orada yazılı olanı görür, ona göre âlemdeki gerekli işleri tasarruf güzüyle yerine getirir, şeklinde bir yapılanmadan bahsetmez Akşamseddin… Aksine zamanın kutbu, arş üzerindeki levhe bakar, gördüğünü, uygun bulduğu tasarruf sahibi meczuba aktarır. Yani meczup, emrin Hak’dan halka nüzulündeki emir-komut, amir-memur zincirindeki yerinde sabittir, orada oynama, yer değiştirme söz konusu değildir. Zirvede Allah vardır, emrini arş üzerindeki levhe nakşeder, kutub onu okur ve daha aşağı mertebede görevli memur pozisyonundaki meczuba amir vasfıyla, ne gibi işleri yerine getireceğini bildirir. O da Hakk’ın kendisine lütfettiği tasarruf gücüyle vazifesini tıpkı meleklerin “Allah’a emredilen konuda isyan etmezler, emrolundukları şeyleri yaparlar” tarzında yerine getirirler. Allah’ın yarattığı kullar çerçevesinde olmak üzere “müdebbir meleklere” verdiği gibi, emri melekleşmiş, kutsi, saf ve temiz ruhlara vermiştir. Esasen yöneten Allah’tır, müdebbirlik vasfına haiz melek veya insan da robotik, maşa konumunda alet varlıklardır. Tasavvuftaki kutub kavramına bakarak, Allah’a yedek ilahlar yamamaya çalışmak iddiasını disiplindeki spekülatif anlama zorluğu açısından yersiz bulduğumuzu ifade etmek isteriz. Hiçbir varlık ister nebi, ister veli, ister kutub, isterse melek ve diğer tüm mahlûkat, asla Allah olamazlar. Ve tasavvufta da bu türden bir iddia asla görülmemiştir. Problem, tasavvuf ehli olmayanların, alanın terminolojisini bilmemelerinden yarım anlayışlı zihinsel bulanıklıklarındandır. Bu bulanıklık, tasavvufa dair spekülatif bilgi üretiminden / yorumundan mahrumiyete sebep olur. Ve sonuç yanlışla biter.